Resulullah'ın hadislerini mi arıyorsunuz ?
Türkiye'nin En Geniş Kapsamlı Hadis Sitesi
HZ.MUHAMMED (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
"أَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ"

Latest Post

Ebû Süfyân’ın kızı olan Ümmü Habibe’nin asıl adı “Remle” idi. Hz. Muâviye’nin de kız kardeşi oluyordu. Annesi ise, Hz. Osman’ın halası Safiyye bint-i Âs idi.
Hz. Ümmü Habibe ilk Müslümanlardandı. Kocası da, kendisi gibi Müslüman olan Ubeydullah bin Cahş idi. Fakat o sırada henüz babası ve annesi Müslüman değillerdi. Üstelik Ebû Süfyân, müşriklerin reislerindendi. Bu sebeple Hz. Üm­mü Habibe dayanıl­maz işkencelere maruz bırakıldı. Fakat inancından hiçbir şe­kilde taviz vermedi. İşkenceler dayanılmaz bir hâl alınca da kocasıyla birlikte ikinci kafileyle Habeşistan’a hicret etti..
Habeş hükümdarı Necâşî, Muhacirleri çok iyi karşıladı. Orada onlara her tür­lü imkânı sağladı. Bu arada Ümmü Habibe’nin bir kızı dünyaya geldi. Bu yavru­cağa “Habibe” ismini taktılar. İşte bundan sonra Remle’ye “Ümmü Habibe” künyesi verildi.
Ümmü Habibe’nin Habeşistan’a hicreti üzerinden çok az bir zaman geçmişti ki, gece rüyasında kocasının yüzünü kapkara bir hâlde değişmiş olarak gördü. Sonrasını kendisi şöyle anlatıyor:
“Kendi kendime, vallahi onun hâli değişecektir, dedim. Kocam sabah olunca bana, ‘Ey Ümmü Habibe! Ben dinleri incelemiş ve Hıristiyanlık’tan daha iyi bir din görmeyip ona yaklaşmıştım. Sonra da nasıl oldu ise Muhammed’in dinine girmişim. Şimdi ise tekrar Hıristiyan oldum!’ dedi. Ona, ‘Vallahi sende hayır yoktur!’ dedim ve hakkın­da gördüğüm rüyayı söyledim.”
Ümmü Habibe’nin kocası sadece kendisi dininden dönmekle kalmadı, hanı­mını da Hıristiyan olmaya zorladı. Bu takdirde zengin olacaklarını söyledi. Fa­kat Ümmü Habibe onun vaatlerine iltifat etmedi. İslamiyet uğrunda babasından, annesinden, memleketinden, akrabasından ayrılmamış mıydı? O hâlde bu yolda kocasından da ayrılabilirdi. Hiç tereddüt etmedi, kocasından ayrıldı. Artık vatanından kilometrelerce uzak, gurbette çocuğuyla birlikte kimsesiz kal­mıştı. Çok sıkıntılı günler geçiriyordu.
Peygamber Efendimiz, Ümmü Habibe’nin kocasının İslamiyet’i terk ettiğini, Üm­mü Habibe’nin de ondan ayrıldığını duymuştu. İnancı uğrunda bu kadar zor­luklara tahammül eden Hz. Ümmü Habibe’yi mükâfatlandırmak istiyordu. Bir kadının kocasından ayrıldıktan sonra beklemesi gerekli müddet olan “iddeti”ni tamamladıktan sonra Habeş Hükümdarı Necâşîye bir elçi gönderdi. Ona hita­ben iki tane de mektup yazmıştı. Mektuplardan birincisinde Necâşîyi imana da­vet ediyor, diğerinde de orada bulunan Ümmü Habibe’yi kendisine nikâhlamasını istiyordu. Ayrıca oradaki Muhacirleri Medine’ye yollamasını rica edi­yordu.
Medine’den ayrılan elçi Amr bin Ümeyye, yorucu bir yolculuktan sonra Habe­şis­tan’a erişti. Necâşî onu hemen huzuruna kabul etti. Peygamberimizin gön­derdiği mektupları hürmetle okudu. Hidayet nuru yüzünde parlamaya başladı. Zaten başta Hz. Ali’nin kardeşi Câfer bin Ebî Tâlib olmak üzere ülkesine hicret eden Müslümanlardan İslamiyet hakkında bir hayli şey öğrenmişti. Daha sonra beklemeden Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu.
Necâşî böylece Peygamberimizin birinci isteğini yerine getirdikten sonra Kâinatın Efendisi’nin diğer arzusunu da yapmak için vakit geçirmeden harekete geçti. Bir hanım hizmetçisini Ümmü Habibe’ye müjdeci olarak gönderdi. Pey­gamberimizin kendisiyle evlenme teklifinde bulunması Hz. Ümmü Habibe’yi çok sevindirdi. Şimdiye kadar çek­miş olduğu bütün sıkıntılarını unutturdu. Bu güzel haberi getirdiği için kolundaki iki gümüş bileziği, ayağındaki halhalları, hizmetçiye müjde karşılığı olarak verdi.
Akşam olunca Necâşî, ülkesindeki Müslümanları topladı. Biraz sohbetten sonra şöyle bir konuşma yaptı:
“Hamd ve sena Allah’a mahsustur. O, Melik, Kuddüs, Selâm, Mü’min, Müheymin, Azîz ve Cebbar’dır. Ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed de (a.s.m.) Allah’ın kulu ve Resûlüdür. Onun geleceğini Meryem oğlu İsâ da (a.s.) müjdelemişti.”
Necâşî sonra Ümmü Habibe’ye Peygamberimiz adına 400 altın mehir verdi.
Necâşî’den sonra Ümmü Habibe’nin vekili Hâlid bin Sâid de bir konuşma yap­tı. Ümmü Habibe’yi Peygamberimize nikâhladığını bildirdi.
Daha sonra Necâşî, davetliler için düğün yemeği verdi. Ümmü Habibe vali­demiz için birçok çeyiz hazırlattı. Muhacirlerin de yol hazırlıklarını tamamladı. Onları gemilere bindirerek Medine’ye yolladı.[1]
Muhacirler, Medine’ye bir gün bir gece uzaklıkta bulunan Car Limanı’na ka­dar ge­milerle geldiler. Oradan Medine’ye ise develere binerek gittiler. Müşrik­lerin işkencelerinden kurtulmak için Habeşistan’a hicret eden Müslümanların geri dönmeleri, Medine’de sevinçle karşılandı. Peygamber Efendimiz, Ümmü Habibe’yi bir odaya yerleştirdi.
Ümmü Habibe, Re­sû­lul­lah’ın her arzusunu hemen yerine getirirdi. Peygambe­rimize olan sevgisi tarif edilemeyecek kadar büyüktü. Babası ile arasında geçen şu hadise bunun canlı bir misalini teşkil eder:
Müşrikler, Peygamberimizle yaptıkları Hudeybiye Anlaşması’nın bir madde­sini tek taraflı olarak ihlal etmişlerdi. Fakat Müslümanlarla savaşa girmeyi de göze alamıyorlardı. Bu sebeple anlaşmayı yenilemek istiyorlardı. Bunun için de Mekke reislerinden olan Ebû Süfyân’ı görevlendirdiler. Ebû Süfyân aynı za­manda Ümmü Habibe’nin babası olduğu için Peygamber Efendimizin kayınpe­deri oluyordu.
Ebû Süfyân hiç vakit geçirmeden Medine’ye hareket etti. Medine’ye vardı­ğında kızına misafir olmayı ve Peygamberimizle anlaşmasına yardımcı olması için onu aracı yapmayı düşünüyordu. Yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaştı. Peygamber Efendimizin evine gitti ve Ümmü Habibe’nin kapısını çaldı. Hz. Ümmü Habibe, istemeye istemeye babasını içeri davet etti. Fakat oturması için bir yer göstermedi. Ebû Süfyân yorgundu, yerde duran mindere oturmak is­tedi. Fakat Ümmü Habibe buna müsaade etmedi. Çünkü o minder Peygamber Efendimizindi. Babası da olsa müşrik birisinin o mindere oturmasına razı olma­dı. Ebû Süfyân, kızının mindere oturmasına müsaade etmeyişinin sebebini an­layamadığından sordu:
“Kızım, anlayamadım. Sen minderi mi benden, beni mi minderden esirgiyor­sun?”
Ümmü Habibe’nin cevabı şu oldu:
“Bu, Re­sû­lul­lah’ın minderidir. Sen ise müşriksin. Senin gibi birisinin Re­sû­lul­lah’ın minderine oturmasına gönlüm razı olmaz!”
Ebû Süfyân hiç beklemediği bu cevap karşısında çok kızdı:
“Vallahi kızım, sen yanımdan ayrıldıktan sonra değişmişsin, sana kötülük isabet etmiş!” dedi.
Müslüman olmayan birisi, sahabilerin Peygamberimize olan muhabbetinin büyüklüğünü anlayamazdı.
Hz. Ümmü Habibe, babasının bu sözlerine şu karşılığı verdi:
“Hayır, Allah bana kötülüğü değil, İslamiyet’i nasip etti. Sen ise işitmeyen, gör­meyen, taştan yontulmuş putlara tapmaya devam ediyorsun. Babacığım! Senin gibi, Kureyşlilerin büyüğü olan birisi nasıl olur da İslamiyet’ten uzak kalır?!”
Kızının daha da ileri giderek kendisini İslam’a davet etmesi Ebû Süfyân’ı iyice kızdırdı:
“Yazıklar olsun sana!” dedi, “Senden bu sözleri de mi işitecektim?! Ben atala­rımın tapındıklarını bırakıp Muhammed’in dinine gireceğim, öyle mi?!” dedi ve öfkeyle oradan ayrıldı.[2](Ebû Süfyân hidayet nuruna ancak Mekke’nin Fethi sıra­sında kavuştu. Geç kalışından dolayı çok pişmanlık duyardı.)
Peygamber Efendimizle beraber geçirdiği üç yıl içerisinde ona muhabbet gösteren ve bir dediğini iki etmeyen Ümmü Habibe validemiz, Peygamberi­mizden bazı hadisler de rivayet etmiştir. Bunlardan bir tanesi şu mealdedir:
“Ümmetime meşakkat verme endişesi olmasaydı, her namaz vaktinde mis­vak kullanmalarını emrederdim!”[3]
Hicret’in 44. yılında, kardeşi Muâviye’nin hilafeti zamanında vefat eden Hz. Ümmü Habibe, ölüm hastalığına yakalandığında Hz. Âişe ve Ümmü Sele­me’yle helalleşti, “Aramızda bazı şeylerin olması normaldir. Eğer bizim de ara­mızda bir şeyler olmuş ise Allah sizi bağışlasın ve benim hiçbir hakkımı sizden sormasın!” dedi. Onlar “Bizim haklarımızı da Allah senden sormasın!” deyince çok sevindi.[4]
Allah onlardan razı olsun!

________________________________
[1]Tabakât, 8: 96-99; Üsdü’l-Gàbe, 5: 574.
[2]İnsânü’l-Uyûn, 3: 6-7; Tabakât, 8: 99-100; Sîre, 4: 38.
[3]Müsned, 6: 325.
[4]Tabakât, 8: 100.


H A D İ S
K Ü T Ü P H A N E S İ

Hicret’in 5. senesinde, Müslümanların vücudunu ortadan kaldırmak maksadıyla harekete geçen Huzâa kabilesinin Benî Mustalık kolu üzerine bir gaza tertip edilmişti. Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle bu gaza zaferle neticelendi. Birçok esir ve ganimet elde edilmişti.
Alınan esirler arasında Benî Mustalık’ın reisi Hâris bin Ebî Dırar’ın kızı Berre (Cü­veyriye) de vardı. Berre’nin kocası savaşta öldürülmüştü.
Esirler mücahitler arasında taksim edildi. Berre, Sâbit bin Kays bin Şemmas ile onun amcasının oğlunun hissesine düştü. Berre, efendileriyle bir miktar para karşılığında anlaşma yaptı. Bu parayı ödediğinde serbest bırakılacaktı. Fakat kendisinden istenilen fidye çok fazlaydı, ödeyecek durumda değildi. Bunun üzerine Peygamber Efendimize müracaat etti ve durumunu ona bildirdi:
“Ben, Benî Mustalık reisi Hâris bin Ebî Dırar’ın kızıyım. Bildiğiniz gibi, ben Sâbit bin Kays’ın ve onun amcasının oğlunun hissesine düştüm. Bir miktar para karşılığında onlarla anlaştım. Ödemek zorunda kaldığım bu fidye için sizden yardım dilemeye geldim.”
Peygamberimiz ona, “Senin için bundan daha hayırlı olanı yok mudur?” bu­yurdu. Berre, “O nedir, yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu. Re­sû­lul­lah “Kurtuluş akçeni ödemem ve seni zevceliğe kabul etmemdir.” cevabını verdi.
Berre, bir an kendi âlemine daldı. Zaten savaştan üç gün önce rüyasında, Me­di­ne’den doğup yükselen ayın gelip kendi koynuna düştüğünü görmüştü. Pey­gam­be­ri­mi­zin teklifini duyunca hidayet nuru yüzünde parlamaya başladı. Re­sû­lul­lah’ın teklifini ka­bul etti. Ardından da Kelime-i Şehadet getirerek Müslü­man olma şerefine kavuştu.[1]
Bu arada Hâris bin Ebî Dırar, kızının fidyesi olmak üzere yanına birkaç deve alarak, kavminden bazı kimselerle birlikte Medine’ye gitmek üzere yola çıktı. Akik Vadisi’ne geldiğinde develerin en güzellerinden iki tanesini seçerek oraya bıraktı. Bu cins hayvanları vermek istemiyordu. Daha sonra Medine’ye geldi. Peygamberimizi buldu ve ona, “Benim kızım esir olarak tutulamaz. Bu benim mevkiimle ve şerefimle bağdaşmaz. Onu serbest bırak!” dedi. Re­sû­lul­lah, “Onu dilediğini seçmekte serbest bırakmamı ister misin?” buyurdu. Hâris, “Evet, üzerine düşen vazifeyi yerine getirmiş olursun.” dedi. Bunun üzerine Hâris, kızı­nın yanına gitti ve şöyle dedi:
“Şu zat, seni dilediğini seçmekte serbest bıraktı. Sakın bizi rezil etme!”
Fakat Berre hiçbir şeyi Peygamberimize tercih edemezdi. Nitekim babasını mahcup etmek pahasına da olsa şöyle dedi:
“Ben Re­sû­lul­lah’ı tercih ediyorum.”
Hâris buna çok içerledi, “Vallahi sen bizi rezil ve rüsvay ettin!” dedi.[2]Sonra da Peygamberimize dönerek, “Şu develer, kı­zım için fidyedir; bunları alıp kızımı bana veriniz.” dedi. Cenâb-ı Hak, Peygam­ber Efendimize, Hâris’in develerden ikisini sakladığını bildirmişti. Hâris’e, “Akik Vadisi’nde sakladığın iki deve nerede, onları niçin getirmedin?” diye sordu. Bu mucize, Hâris’in ve yanındakilerin hidayetine vesile oldu. Hâris bü­yük bir heyecanla, “Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Muhak­kak sen de Allah’ın Resûl’üsün. Vallahi bunu Allah’tan başka bilen yoktu.” diye­rek Müslüman oldu. Yanında bulunan iki oğlu ve kavminden bazı kimseler de Müslüman oldular.[3]
Bundan sonra Peygamberimiz, Berre’yi babasından istedi. Hâris, “Anam babam sana feda olsun yâ Re­sû­lal­lah! Onu sana bağışladım.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, Berre ile Hicret’in 5. yılında evlendi. İsmini de “Cüveyriye” ola­rak değiştirdi. Çünkü “Berre” “iyilik, hayır” manasına geliyordu ve Peygam­berimiz, “Bere, Re­sû­lul­lah’ın yanından çıktı.” denilmesinden hoşlanmıyordu.
Cüveyriye o sırada 20 yaşında idi.
Peygamberimizin Cüveyriye ile evlenerek Benî Mustalık kabilesiyle akraba olduğunu duyan sahabiler, “Re­sû­lul­lah’ın akraba olduğu bir kabile artık esir ka­lamaz.” diyerek yanlarındaki bütün esirleri serbest bıraktılar. Böylece Hz. Cü­veyriye, kabilesinden 700 esirin azat edilmesine vesile oldu. Ayrıca Benî Mustalık’dan birçok kimse, Peygamberimizin bu davranışı karşısında Müslüman ol­dular. Bundan dolayıdır ki Hz. Âişe validemiz, Hz. Cüveyriye’yi çok takdir ederdi.
Hz. Cüveyriye validemiz çok oruç tutar ve çok namaz kılardı. Aynı zamanda zikir ve tespihe çok ehemmiyet verirdi. Bir gün sabah namazını kıldıktan sonra dua ve zikir ile meşgul olmaya başladığı bir sırada, Peygamberimiz yanından ay­rıldı. Öğleye doğru tekrar geldiğinde Hz. Cüveyriye’yi Allah’ı zikrederken bul­du, “Sen hâlâ yanından ayrıldığım hâl üzere mi devam ediyorsun?” buyurdu. Hz. Cüveyriye, “Evet.” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyur­du:
“Ben senden ayrıldıktan sonra üç defa şu dört kelimeyi söyledim. Bunlar, bu­gün sabahtan beri senin söylediklerinle tartılsa onlardan daha ağır gelir. Bu keli­meler şunlar: ‘Sübhanallahi adede halkıhî, sübhanallahi rıza nefsihî, sübhanallahi zinete Arşihî ve sübhanallahi midâde kelimâtihî [Yarattıkları sayısınca Allah’ı tespih ederim. Allah’ı kendisinin razı olacağı şekilde tespih ederim. Allah’ı Arş’ın ağır­lığınca tespih ederim. Kelimelerin miktarınca Allah’ı tespih ederim.]”[4]
Hz. Cü­veyriye, Peygamberimizin bu tavsiyesinden sonra artık bunları söylemeye devam etti.
Cüveyriye validemiz, Peygamberimizin diğer hanımları gibi çok hayırse­verdi. Kendisi yemez, fakirlere yedirirdi. Peygamberimiz bir defasında onun odasına gelmişti. “Yiyecek bir şey var mı?” diye sordu. Hz. Cüveyriye, “Vallahi yanımda yiyecek yok. Biraz kemik vardı, onu da sadaka olarak verdim.” de­di.[5]
Peygamberimizin bu mübarek hanımı, Hicret’in 56. yılında 65 yaşındayken vefat etti. Cenaze namazını Mervan bin Hakem kıldırdı.
Allah ondan razı olsun!

___________________________________
[1]Tabakât, 8: 116; Üsdü’l-Gàbe, 5: 320.
[2]Tabakât, 8: 118.
[3]Sîre, 3: 308.
[4]Müslim, Zikir: 79; Müsned, 6: 325, 430; Tabakât, 8: 119.
[5]Müsned, 6: 429-430.


H A D İ S
K Ü T Ü P H A N E S İ

Peygamber Efendimiz, Cahiliye Devri’nde yapılan yanlış âdetleri birer birer kal­dı­rıyor, insanlara meşru olan yolu gösteriyordu. Böylece batılın ve haksızlıkla­rın yerini hak ve adalet alıyordu.
İşte, Cahiliye Devri’nin yanlış âdetlerinden birisi de, köle veya azatlı kölelerin “aşa­ğı bir sınıf” olarak telakki edilmesiydi. İslamiyet ise bütün insanları eşit sayı­yor, “Sizin Allah indinde en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır.”[1]hükmüyle üstünlüğün ancak takva ile olduğunu haykırıyordu. O hâlde bu yanlış âdetin de ortadan kaldırılması gerekiyordu. İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz, Kureyş gibi soylu bir aileye mensup olan halası Umeyme bint-i Abdülmuttâlib’in kızı Zeyneb’e, azatlı kölesi Zeyd için dünür oldu.
Zeyneb’in annesi de, kardeşleri de bunu kabul etmediler. Fakat Peygamberi­mizi de kıramadılar. İsteğine razı oldular. Peygamber Efendimiz de Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb’i nikâhladı.[2]
Böylece Cahiliye Devri’nin yanlış bir âdeti daha tarihe karışıyor, eşitlik pren­sibi yerleştiriliyordu.
Ancak Hz. Zeyd ile Zeyneb arasında hiçbir zaman tam bir kaynaşma meyda­na gelmedi. Aralarında geçimsizlik başgösterdi. Öyle ki artık Zeyneb, Zeyd’in kalbini kırmaya başladı. Bir gün Zeyd, Peygamberimize gelerek, “Yâ Re­sû­lal­lah, ben ailemden ayrılmak istiyorum, bana eza ediyor!” dedi. Peygamber Efendimizin, kurulmasına kendisinin vesile olduğu bir aile yuvasının bozulmasına gönlü razı olmadı. Zeyd’e “Hanımını tut, boşama, Allah’tan kork!” buyurdu.[3]
Fakat şiddetli geçimsizlik yüzünden Zeyd, Hz. Zeyneb’i boşadı. Beraberlik­leri ancak bir yıl kadar devam edebildi.
Peygamberimiz, Zeyd ile Zeyneb’in ayrılmalarına çok üzüldü. Çünkü bu evli­liğe kendisi vesile olmuştu. Durumun düzeltilmesi, Hz. Zeyneb’in ve ailesi­nin gönlünün alınması icap ediyordu.
Aslında Peygamber Efendimiz, Hz. Zeyd’e “Zevceni tut, boşama.” dediği za­man onun Zeyneb’i mutlaka boşayacağını ve iddeti dolduktan sonra da onun kendisiyle evleneceğini biliyordu. Bunu Cenâb-ı Hak kendisine bildirmişti.[4]Zaten Hz. Zeyneb de bir Peygamber hanımı olacak fıtrattaydı.
Ancak Peygamberimiz, münafıkların dedikodularından çekindiği için, Zeyd’den boşanan ve iddeti dolan Hz. Zeyneb’e evlenme teklifinde bulunamıyordu. Çünkü Arapların âdetine göre, bir kimse evlatlığının hanımıyla evlenemezdi. Fakat diğer Cahiliye âdetleri gibi bu yanlış âdetin de kaldırılması icap ediyordu. Çünkü evlatlık, hakiki evlat sayılmazdı.
Nitekim Peygamber Efendimiz bir gün Hz. Âişe’nin yanında iken vahiy geldi. Nazil olan âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyordu:
“Hani Allah’ın iman nasip ederek ikramda bulunduğu ve senin de azat edip evlatlık edinerek ikramda bulunduğun kimseye, sen, ‘Hanımını bırakma, Al­lah’tan kork!’ diyordun… Sen o zaman, Allah’ın açıklayacağı bir şeyi bildiğin hâlde insanların dedikodusundan korkuyordun! Hâlbuki asıl korkulacak olan Al­lah’tır… Sonra Zeyd o hanımla alakasını kesince Biz onu sana nikâhladık; tâ ki evlatlıklarının boşadığı hanımlarla evlenmenin müminler için günah olmadığı anlaşılsın... Allah’ın emri işte böylece yerine getirilmiştir.
“Allah’ın kendisi için takdir ettiği şeyi yerine getirmesinde Peygamber için bir vebal yoktur.”[5]
Vahiy tamam olunca Peygamberimiz tebessüm etti ve “Allah’ın, Zeyneb’i ba­na nikâhladığını kim gidip ona müjdeler?” buyurdu. Ve daha sonra da dünürlük yapması için Hz. Zeyd’i görevlendirdi. Hz. Zeyd sevinçle Zeyneb’e gitti ve Cenâb-ı Hakk’ın kendisini Peygamberimize nikâhladığını müjdeledi. Hz. Zeyneb buna sevindi. Şükür secdesi yaptı. Üzerinde bulunan takısını, kendisine bu müj­deyi getiren Hz. Zeyd’e hediye etti.
Böylece Hz. Zeyneb, Hicret’in 5. yılında 35 yaşındayken Peygamberimizle nikâh­landı. Allah tarafından nikâhlandığı için kendisine mehir olarak bir şey verilme­di.
Peygamber Efendimiz evliliklerinde düğün ziyafeti verdiği gibi, bunu Müs­lüman­la­ra da emretmiştir. Bu sebeple düğün yemeği vermek sünnettir.
Peygamber Efendimiz, Hz. Zeyneb için de düğün yemeği verdi. Ancak bu zi­yafette diğerlerinden farklı olarak Peygamberimizin bir mucizesi tezahür etti.
Enes bin Mâlik anlatıyor: “Annem Ümmü Süleym bana, ‘Ey Enes! Re­sû­lul­lah bugün evlenecek. Yanla­rında yiyeceklerinin olmadığını sanıyorum. Şu yağ tulumunu buraya getir.’ dedi. Tulumu götürdüm. Annem yalnız Re­sû­lul­lah ile zevcesine yetecek ka­dar hâlis Medine hurmasını yağ ile karıştırdı. Sonra bana, ‘Ey Enes! Bunu Re­sû­lul­lah’a gö­tür. Bunu size annem gönderdi. Kendisinin selamı var. Bu bizim tarafımızdan size ufak bir hediyedir, diyor, de!’ diye tembihte bulundu.
“Ben de onu alarak Re­sû­lul­lah’a götürdüm. Annemin söylediklerini tekrarla­dım. Re­sû­lul­lah bana, ‘Onu koy.’ buyurdu. Sonra da ‘Ebû Bekir’i, Ömer’i, Os­man’ı, Ali’yi davet et.’ diye emretti. Daha birçok sahabinin ismini saydı. Ben az bir yemek için Re­sû­lul­lah’ın bu kadar kimseyi davet etmesine şaştım! Bununla beraber emrine aykırı hareket etmeyi uygun görmedim, herkesi davet ettim. Re­sû­lul­lah, ‘Bak, mescitte kimse varsa onları da çağır.’ buyurdu. Ben de mescide gittim, oradaki herkese, ‘Re­sû­lul­lah’ın dü­ğün ziyafetine buyurunuz.’ dedim. Gel­diler, nihayet sofra tamamen doldu. Bana ‘Mescitte kimse kaldı mı?’ diye sor­du. ‘Hayır.’ dedim. ‘Bak, yolda kimi görürsen onları çağır.’ buyurdu. İstenileni yaptım. Sonra ‘Çanağı getir.’ buyurdu. Mübarek elini çanağın üstüne koyup, Al­lah’ın söylemesini istediği kadar kelimelerle bereket duası yaptı. Sonra da ‘10’ar 10’ar halka olsunlar ve herkes kendi önünden yesin.’ buyurdu. İlk defa 10 kişi gel­di. Doyuncaya kadar yediler ve yiyip gittiler. Ben çanaktaki yemeğe bakıyor­dum; onlar tıpkı kaynak suları gibi çoğalıyor, kaynıyordu. Herkes yedikten sonra bana, ‘Haydi Enes, kaldır.’ buyurdu. Koyduğumda mı, kaldırdığımda mı daha fazlaydı, bilmiyorum! Eve gittiğimde, hayret ettiğim bu hadiseyi anneme anlattım. Annem, ‘Hiç şaşma! Eğer Allah ondan bütün Medinelilerin yemesini dilemiş olsaydı, hepsi de yerler ve doyarlardı.’ dedi.”[6]
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Cahiliye Devri’nde evlatlık “öz oğul” gibi telakki edildiğinden, kendisini evlat edinen kimsenin onun boşadığı hanımla evlenmesi haram sayılıyordu. Peygamber Efendimiz, evlatlığı Zeyd’in boşadığı hanımla evlendiği için münafıklar bunu Peyamberimiz aleyhine dedikodu vesi­lesi yaptılar. “Muhammed, oğulun karısıyla evlenmeyi haram kıldı, kendisi ise oğlu Zeyd’in boşadığı karısıyla evlendi!” dediler. Öyle ki, onların bu dedikodula­rı Peygamber Efendimizi ve Müslümanları rahatsız etmeye başladı.[7]
Bunun üzerine Ahzab Sûresi’nin 4 ve 5. âyet-i kerimeleri nazil oldu. Bu âyet­lerin meali ise şöyle idi:
“Allah kimsenin göğsüne iki kalp yerleştirmemiş, zıhar yaptığınız hanımları­nızı anneleriniz hükmünde, evlatlıklarınızı da evlatlarınız hükmünde kılma­mıştır. Bunlar sizin ağzınızdaki manasız bir sözden ibarettir. Allah ise hakkı bil­diriyor ve kullarını doğru yola iletiyor. Onları kendi babalarına nispet edin; Al­lah katında doğru olanı budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, zaten onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Bu hususta unutarak veya bilmeyerek yaptığınız hatadan dolayı sizin için bir günah yoktur; siz ancak kas­ten yaptıklarınızdan mesulsünüz. Allah ise çok bağışlayıcı, çok merhamet edi­cidir.”
Böylece Cahiliye Devri’nin bir yanlış âdeti daha ortadan kalkmış oluyordu...
Asrımız müfessirlerinden Bediüzzaman Hazretleri, bu âyet-i kerimeyi özetle şöyle tefsir eder:
Büyüklerin idaresi altındaki insanlara ve peygamberlerin ümmetlerine evlat nazarıyla bakmaları ve hitap etmeleri, peygamberlik vazifesi itibarıyladır. Bü­yük bir amir, idaresi altındakilere baba şefkatiyle bakar. Eğer o amir bir padişah-ı ruhani olsa, babanın merhametinden ve şefkatinden 100 derece fazla şefkat gösterdiği için, idaresi altındaki insanlar onun hakiki evladıymış gibi ona “baba” nazarıyla bakarlar. İşte Kur’ân bu yanlış düşünceyi ortadan kaldırmak için, “Evlatlıklarınızı da oğullarınız gibi tanımadı.” der. Peygamber, rahmet-i İlahi­ye ile size şefkat eder, babanız gibi muamele eder. Peygamberlik namına siz onun evladı gibisiniz. Fakat şahsiyet itibarıyla sizin babanız değildir ki, sizden bir kadını nikâhlaması uygun düşmesin… Peygamber size “Oğlum” dese, şeriatın hükümleri itibarıyla siz onun evladı olmazsınız.[8]
Şu hâlde, netice olarak söylemek gerekirse, bu evlilik tamamen Allah’ın emriyle vuku bulmuş, Hz. Zeyneb’i Peygamberimize Cenâb-ı Hak layık görmüş ve nikâhlamıştır. Böylece, evlatlığın hakiki evlat gibi nikâha mâni olmayacağı hükmü konulmuş, insanların haram diye telakki ettikleri bir hükmün helal oldu­ğu gösterilmiştir.
Hz. Zeyneb, ibadete düşkün, takva sahibi biriydi. Nafile namaz kılar, sık sık oruç tutardı. Peygamberimiz bir defasında mescide girmişti. Orada iki direğin arasına çekil­miş bir ip gördü. “Bu ip nedir?” diye sordu. Zeyneb’in ipi olduğunu söylediler. “Zey­neb namazda durmaktan yorulunca bu ipe tutunur.” dediler. Bu­nun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu:
“Hayır [İbadette böyle güçlük ihtiyar edilmez]. Bu ipi çözünüz. Sizin biriniz zinde oldukça [ayakta] kılsın.”[9]
Zeyneb validemiz çok cömertti. Kanaatkârdı. Dünya malına ehemmiyet ver­mezdi. Dikiş ve el işi yaparak kazandığı parayı Allah rızası için fakirlere ve kimsesizlere sadaka olarak dağıtmak gibi güzel vasıflara sahipti.
Bir gün Hz. Ömer ona tahsis ettiği yıllığı göndermişti. Hz. Zeyneb o kadar pa­rayı bir arada görünce, “Allah, Ömer’i affetsin! Diğer kardeşlerimin hisseleri de bunun için­de mi?” diye sormaktan kendini alamadı. Bunların tamamının kendi­sinin olduğunu öğrenince de “Sübhanallah!” diyerek örtüsüyle yüzünü kapadı. Orada bulunan hizmetçisine şöyle dedi:
“Elini sok, o paradan bir avuç al, falana götür. Bir avuç al, filana götür.”
Böy­lece hizmetçi, Hz. Ömer’in gönderdiği parayı Zeyneb’in isteği üzerine dağıttı. Nihayet örtünün altında avuçlayacak bir şey kalmayınca Hz. Zeyneb’e, “Ey müminlerin annesi, Allah sizi affetsin! Allah’a yemin ederim ki, bunda bizim de hakkımız var.” dedi. Müminlerin annesi ona, örtünün altında kalanları alma­sını söyledi. Beş dirhem gümüş para kalmıştı, onu da hizmetçi aldı. Hz. Zeyneb kendisi için bir tek dirhem dahi ayırmamıştı. Ellerini açarak şöyle dua etti:
“Allah’ım, bundan sonra beni Ömer’in ihsanını almaya eriştirme! Çünkü bu dünya malı bir fitnedir.”[10]
Cenâb-ı Hak, onun bu duasını kabul etti. Hz. Zeyneb ikinci senenin tahsisatını alamadan vefat etti. Peygamberimizin vefatından sonra kendisine kavuşan ilk zevcesi oldu. Böylece Re­sû­lul­lah’ın bir mucizesi daha tezahür ediyordu. Çünkü bir defasında, “İçinizden bana en çabuk kavuşacak olanınız, kolu en uzun olanınızdır.” buyurmuştu. O zaman müminlerin anneleri bundaki manayı anlayama­dıklarından kollarını ölçüyorlardı. Fakat ilk vefat edenin Hz. Zeyneb olması üzerine, Peygamberimizin kolu uzun olandan kastının cömertlik olduğunu an­ladılar. Zira cömertlikte hiçbirisi Hz. Zeyneb’e yetişemiyordu.[11]
Zeyneb validemizden devamlı sitayiş ve senayla bahseden Hz. Âişe, onun cö­mert­li­ği hakkında şöyle der:
“Ben dinde Zeyneb’den daha hayırlı, ondan daha çok Allah’tan korkan, ondan daha doğru sözlü, akraba hakkını ondan daha çok gözeten, Allah’ın rızasını kazanabilmek için fakirlere ondan daha çok sadaka veren bir kadın görmedim.”
Hz. Zeyneb validemiz, Hz. Ömer zamanında, Hicret’in 20. yılında 53 yaşındayken vefat etti. Cenaze namazını Hz. Ömer kıldırdı.
Allah onlardan razı olsun!

____________________________________
[1]Hucurât Sûresi, 13.
[2]Tabakât, 6: 101.
[3]Hilye, 2: 52; Tabakât, 8: 102; el-İsâbe, 4: 313; Nesefî, 3: 304.
[4]Nesefî, 3: 304; Tefsirü’l-Kebîr, 25: 212.
[5]Ahzâb Sûresi, 37-38.
[6]Müslim, Nikâh, 94; Tabakât, 104-105.
[7]Nesefî, 3: 392.
[8]Mektûbât, s. 26.
[9]Buhârî, Küsuf: 68.
[10]Hilye, 2: 54; Üsdü’l-Gàbe, 5: 465.
[11]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 101; Tabakât, 8: 108; el-İsâbe, 4: 313; Hilye, 2: 54.


H A D İ S
K Ü T Ü P H A N E S İ

SELMAN SEVEN

{facebook#https://facebook.com/} {twitter#https://twitter.com/}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget