Resulullah'ın hadislerini mi arıyorsunuz ?
Türkiye'nin En Geniş Kapsamlı Hadis Sitesi
HZ.MUHAMMED (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
"أَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ"

Latest Post

Mekke’nin havası yeni doğan çocuklara yaramıyordu. Sıhhatli ve gürbüz büyü­melerine mâniydi. Bu sebeple çocuklarının sıhhatli yetişmesini isteyen bazı ai­leler onları çölde yaşayan sütanneye veriyorlardı. Çünkü hem çölün havası gü­zel, suyu temiz ve tatlı idi, hem de orada yetişen çocuklar Arapça’yı daha düzgün bir şekilde konuşuyordu.
Sütanne olacak kadınlar yılda iki kez Mekke’ye gelirler, küçük çocukları ala­rak yurtlarına götürürlerdi. Peygamberimizin dünyaya teşrif etmesinden he­men sonra, Benî Sa’d kabilesine mensup kadınlar, beyleriyle birlikte Mekke’ye geldiler. Bunlardan biri de Hz. Halime’ydi. Halime’nin bindiği hayvan zayıf ve topal olduğu için, arkadaşlarından geriye kalmıştı. O, Mekke’ye girdiğinde ka­dınların hemen hepsi emzirecek bir çocuk bulmuş, sevinç içerisinde yurtlarının yolunu tutmuşlardı bile.
Abdülmüttâlib de sevgili torunu Peygamberimizi bir sütanneye vermeyi çok istiyordu. Fakat kadınlardan kime teklif ettiyse, “Yetimdir.” diyerek almaya ya­naşmadılar. Hiç kimse bu çocuk hürmetine berekete kavuşacaklarını hayal bile edemiyordu. Re­sû­lul­lah’ın dedesi çaresizlik içerisinde dolaşırken, emzirecek bir çocuk bulamamanın üzüntüsünü kalbinde hisseden Halime ile karşılaştı. “Sen hangi kabiledensin?” diye sordu. Hz. Halime, “Benî Sa’d kabilesinden.” cevabı­nı verdi. Abdülmüttâlib, ona ismini sordu. Halime olduğunu öğrenince gülüm­sedi ve “Çok güzel! Sa’d ve hilim iki haslettir ki, dünyanın hayrı da, ahiretin iz­zet ve şerefi de bunlara bağlıdır. Ey Halime, benim yanımda yetim bir çocuk var. Diğer kadınlar, ‘Biz götüreceğimiz çocukların babalarından faydalanmayı umuyoruz; yetimi alıp da ne yapacağız?!’ diyerek onu almak istemediler. Bari sen bunu al. Belki onun yüzünden mutluluğa erersin.” dedi. Halime (r.anha) biraz ilerde bulunan kocasına danışmak için müsaade isteyip kocasının yanına gitti. Kocası da, “Almanda bir mahzur yok. Belki onun yüzünden berekete kavuşu­ruz.” dedi. Halime, hiç olmazsa bir çocuk bulabilmiş olmanın sevinciyle Pey­gamberimizin dedesinin yanına geldi. Çocuğu almak istediğini söyledi. Abdülmüttâlib buna çok sevindi. Onu Hz. Âmine’nin yanına götürdü. Âmine, Halime’yi, “Hoş geldin, safa geldin!” diyerek karşıladı. Birlikte Re­sû­lul­lah’ın uyudu­ğu odaya gittiler.
Peygamberimiz beyaz bir kundağa sarılmıştı. Altına da yeşil bir kumaş seril­mişti. Sırtüstü yatmış, mışıl mışıl uyuyor, etrafa misk gibi kokular yayıyor­du.
Hz. Halime, Peygamberimizi görünce güzelliğine ve sevimliliğine hayran kaldı. Böyle bir çocuğu yanına aldığı için çok sevinçliydi. Peygamberimizi ku­cağına aldı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), sütannesine gülümsedi. Halime de onu öptü. Sevinçliydi. Hz. Âmine ise, üzgündü. Yavrusu ancak birkaç gün yanında kala­bilmişti. Hasretine nasıl dayanacaktı? Fakat sevgili oğlunun sıhhatli büyümesi için buna mecbur olduğunu düşünerek teselli buldu.
Hz. Halime, Peygamberimiz kucağında olduğu hâlde, kocasının yanına geldi. Sonra sağ memesini Peygamberimize, sol memesini de oğluna verdi. Emdiler ve uyudular. Bundan böyle Re­sû­lul­lah (a.s.m.) hep sağ memeden emecek, sol memeyi hiç almayacaktı.
Hz. Halime’nin sütü çok azdı. Daha önce kendi oğluna bile yetmiyor, çocuk açlıktan ağlayıp duruyordu. Şimdi her ikisinin de doyduğunu görünce sevindi­ler. Hemen sonra, daha önce çok az sütü olan devenin memelerinin de sütle dol­duğunu görünce sevinçleri bir kat daha arttı. Halime’nin kocası, “Ey Halime, bilmiş ol ki sen mübarek ve uğurlu bir çocuk almışsın!” dedi. Gerçekten de bun­dan böyle bu aileyle birlikte Sa’doğulları kabilesi, kuraklıktan kıtlıktan kurtu­lup bolluk ve berekete kavuşacaktı.
Bütün hazırlıklarını tamamlayan Hz. Halime ve kocası biraz sonra yola çıktı­lar. Bu arada binek hayvanlarında büyük bir değişikliğin olduğunu gördüler. Gelirken çok gerilerde kalan merkep, sonradan çıktığı hâlde kafilenin bütün hayvanlarını geride bırakıyordu. Diğer kadınlar bunu görünce şaşırıp kaldılar, “Ey Halime, başına rahmet yağsın! Yoksa bu merkep gelirken bindiğin hayvan değil mi?! Dur da bizi bekle!” diyerek, şaşkınlıklarını ifade ettiler. Yorucu bir yolculuktan sonra kafile, yurtlarına vardı.
O yıl Sa’doğulları yurdunda büyük bir kuraklık hâkimdi. Hayvanların yayılıp karınlarını doyurabilecekleri hiçbir otlak yoktu. Bu yüzden, koyunlar sabahle­yin ayrıldıkları gibi akşamleyin aç olarak eve dönüyorlardı. Hayvanlar iyice cı­lızlaşmışlardı. Fakat Hz. Halime bolluk ve berekete mazhar olmuştu. Diğerle­rinden farklı olarak koyunları da akşamleyin eve karınları doymuş, memeleri sütle dolmuş bir şekilde dönüyordu. Bu durum kabile halkının dikkatini çek­mişti. Çobanlarına çıkışıyorlar, “Yazıklar olsun size! Siz de bizim koyunlarımızı, Halime’nin çobanının koyunlarını otlattığı yerde otlatsanıza…” diyorlardı.
Halime ve kocası, bu bolluk ve iyiliğe, yetim diye kimsenin almaya yanaşma­dığı çocuk yüzünden kavuştuklarını biliyor, şükrediyorlardı. Günler böylece geçti.
Peygamberimiz (a.s.m.) gün geçtikçe gelişiyor, gürbüzleşiyordu. Onun ço­cukluğu da diğer çocuklara benzemiyordu. Daha sekiz aylıkken konuşuyor, ko­nuşulanı da dinliyordu. Dokuz aylıkken çok düzgün bir şekilde konuşmaya baş­lamıştı. 10 aylık olunca ok atmaya başlamış, iki yaşına geldiğinde ise gösterişli bir çocuk olmuştu. Artık sütten de kesilmişti. Onun sütten kesilmesi Hz. Halime’yi de, kocasını da derinden üzdü. Onun yüzünden hayır ve berekete nail ol­dukları için bir müddet daha yanlarında kalmasını çok istiyorlardı. Fakat artık onu yanlarında tutamazlardı. Annesine teslim etmeleri gerekiyordu. Bir gün yanlarına aldılar ve Mekke’ye gittiler. Hz. Âmine birden ciğerparesini karşısında görünce çok heyecanlandı. Ne kadar da büyümüş, gürbüzleşmişti! Artık bundan sonra hep beraber olacaklarını düşünüyor, seviniyordu. Fakat Hz. Halime, Peygamberimizin annesine, “Oğulcuğumu büyüyünceye kadar yanım­da bıraksan iyi olur. Onun Mekke vebasına tutulmasından korkarım!” dedi. Hz. Âmine, oğlunun hasta olmasını düşünmek bile istemiyordu. Artık hasretine ra­zıydı. Yeter ki biricik oğlu hastalanmasındı. Bu düşünceyle Hz. Halime’nin tek­lifini kabul etti. Böylece Peygamberimiz bir müddet daha Benî Sa’d yurdunda kalmak üzere Mekke’den ayrıldı.
Peygamberimiz sütannesinin yanında, sütkardeşi Abdullah ile birlikte ko­yun otlatacak kadar büyümüştü. Bir gün yine evin arkasında yeni doğan kuzula­rın yanında bulundukları bir sırada, iki kişi geldi, Peygamberimizi yere yatırdı. Sonra da göğsünü açarak kalbini yardılar. Kan pıhtısına benzer bir şeyi çıkara­rak, “Bu, sende bulunan şeytana ait bir şeydi.” dediler.
Re­sû­lul­lah’ın sütkardeşi Abdullah, bu iki yabancının sevgili kardeşine yaptıkları şe­yi görünce çok korktu. Koşarak eve geldi ve anne-babasına, “Koşun, Kureyşli kardeşim öldürüldü!” diye bağırdı. Onun bu feryadı üzerine karı-koca hemen dışarı fırladılar, Re­sû­lul­lah’ın bulunduğu yere doğru koştular. Peygam­berimiz ayakta idi. Yüzü sararmıştı. Fakat gülümsüyordu. “Yavrum sana ne ol­du?” diye sordular. Peygamberimiz, “Beyaz elbiseli iki kişi gelip beni yere ya­tırdı. Sonra da karnımda bilmediğim bir şeyi aradılar.” cevabını verdi. Hz. Hali­me ile kocası çok korkmuşlardı. Re­sû­lul­lah’a bir zarar gelmesinden endişe edi­yorlardı. Hâris, Halime’ye, “Halime, ben bu çocuğun başına bir felaket gelme­sinden korkuyorum! Başına bir şey gelmeden önce onu götür, ailesine teslim et!” dedi. Halime de hiç vakit geçirmeden Peygamberimizi alıp Mekke’ye götür­dü. Fakat Mekke’de onu bir ara kaybetti. Buna çok üzüldü. Bütün aramalara rağmen bulamadı. Hemen Abdülmuttâlib’e gitti. Üzüntü içerisinde durumu haber verdi. O da birkaç kişiyle birlikte onu aramaya çıktı. Nihayet Peygamberimiz bulun­du.
Hz. Âmine, oğlunu tekrar gördüğüne sevinmiş, hemen geri getirilmesine ise bir mana verememişti. Halime’ye, “Çocuğu niçin getirdin? Onu yanında tutmak için ısrar edip durmuştun!” dedi. O da, “Artık oğulcuğumu Allah büyüttü. Ben üzerime düşeni yapmış bulunuyorum. Onun başına bir felaket gelmesinden korkuyorum! Sana getirip sağ salim teslim etmek istedim.” cevabını verdi.
Aradan yıllar geçti, Peygamberimizin annesi, dedesi vefat etti. Peygamberi­miz de artık büyüyüp evlendi. Zaman zaman Hz. Halime’yi görürdü. Sütannesi­ne karşı derin bir sevgi beslerdi. Onu gördükçe “Anneciğim, anneciğim!” der, saygı gösterirdi. Hemen üzerindeki fazla elbiseyi çıkarır, onun altına serer, bir ihtiyacı varsa derhâl yerine getirirdi. Bir gün Halime onu ziyarete gelmişti. Sa’doğulları yurdunda yine kıtlık olduğunu, hastalıktan hayvanların kırıldığını söy­ledi. Peygamberimizin ona verebilecek fazla bir şeyi yoktu, fakat Hz. Hatice validemiz sevgili beyinin sütannesini boş olarak göndermeye gönlü razı olma­dı. 40 koyun ile 1 deve verdi. Hz. Halime bu ikram karşısında memnuniyetini bildirdi. Sevinç içerisinde evine döndü.
Sonraki yıllarda Müslüman olarak sahabiye olma şerefini kazanan Hz. Hali­me, Cennetü’l-Baki Kabristanı’na defnedilmiştir.
Allah ondan razı olsun![1]

_______________________________________
[1]Tabakât, 1: 110; Üsdü’l-Gàbe, 5: 427


H A D İ S
K Ü T Ü P H A N E S İ

Peygamberimiz henüz açıktan davete başlamamıştı. Kendisine iman etme bah­tiyarlığına eren sahabilerin sayısı 10’u bulmuştu. Bunlardan biri de Hz. Ömer’in kız kardeşi Fâtıma idi. Hz. Fâtıma, Sâid bin Zeyd ile evliydi. Kocası da kendisi gibi iman nurunu tatmıştı. Karı-koca birlikte ibadet ediyorlar, Kur’ân öğreniyorlardı. Öyle ki, Hz. Sâid, sağlığında cennetle müjdelenmiş 10 sahabiden biri olma bahtiyarlığını kazandı.
Hz. Fâtıma ve kocası, Allah ve Resûl’ü yoluna baş koymuş iki fedai iken, Ömer, Peygamberimizin amansız düşmanıydı. Müşrik güruhun tarafındaydı. Kız kar­deşi ile eniştesinin Müslüman olduğundan ise haberi yoktu.
Bütün işkence ve baskıya rağmen Müslümanların sayısının gün geçtikçe art­ması müşrikleri çileden çıkarıyordu. Buna mutlaka bir çare bulmak gerektiğine inanıyorlardı. Çözümü Peygamberimizin mübarek cesedini ortadan kaldırmak­ta buldular. Hemen bir plan yaptılar. Ömer de oradaydı. Bu vazifeyi üzerine al­dı. Müşrikler derin bir nefes aldılar; çünkü Ömer güçlü kuvvetli biriydi, üzeri­ne aldığı bir işi mutlaka yapardı. Artık meseleye hallolmuş gözüyle bakıyorlar­dı.
Hattab’ın oğlu Ömer vakit geçirmeden kılıcını kuşandı. Üzerine aldığı men­fur görevi yerine getirmek için harekete geçti. Yolda akrabası Nuaym bin Ab­dullah ile karşılaştı. Abdullah da Müslüman olmuştu, fakat Ömer bilmiyordu. Onun Re­sû­lul­lah’ı şehit etmek üzere gittiğini öğrenen Nuaym (r.a.) vazgeçir­meye çalıştı, ama dinletemedi. Sonunda vakit kazanmak için, “Kız kardeşin ve enişten de Müslüman oldu; önce onlara gitsene!” dedi. Ömer hiç beklemediği bu haber karşısında çok öfkelenmişti. Hemen yolunu değiştirdi, kız kardeşinin evine gitti.
Hz. Fâtıma ile eniştesi hiçbir şeyden habersiz, Hz. Habbab bin Eret’ten Kur’ân öğreniyorlardı. Ömer’in gelip kapıya dayandığını görünce endişeye kapıldılar. Kur’ân sayfalarını da, Hz. Habbab’ı da sakladılar. Sonra da kapıyı açtılar. Fakat Ömer, Kur’ân sesini işitmişti. İçeriye girer girmez, “İşitmiş olduğum ses ne idi?” diye sordu. Çok öfkeliydi. Sakladıklarını anlayınca, “İkinizin de Muhammed’in dinine girdiği, bana haber verildi.” dedi. Hz. Sâid daha fazla gizleyemedi, “Ey Ömer, gerçek dinin senin inandığın­dan başkası olduğunu hâlâ anlayamadın mı?” dedi. Hiç beklemediği bu sözler Ömer’i çileden çıkardı. Kan beynine sıçra­dı. Eniştesinin üzerine yürüdü. Onu tutup yere fırlattı ve rast gele vurmaya baş­ladı. Fâtıma (r.anha) kocasını kardeşinin elinden kurtarmaya çalışırken, Ömer ona da kuvvetli bir tokat vurdu. Tokadın şiddetinden yüzü parçalanan Fâtıma (r.anha) artık ölümü göze almıştı. Allah ve Resûl’ünün uğrunda ölmeyi büyük bir saadet olarak görüyordu. Zaten bir Müslüman için bundan daha güzel bir saadet olabi­lir miydi? Bütün gücüyle Ömer’e şöyle haykırdı:
“Sen kadın dövmekten utanmıyor musun?! Evet, Müslüman olduk. Allah ve Resûl’üne iman ettik. Biz inanıyoruz ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de Allah’ın Resûl’üdür. Artık elinden geleni yap, hiçbir şeyi geriye bırakma.”
Ömer, başını kaldırıp kız kardeşine baktığında yüzünün kanlar içerisinde ol­duğunu gördü. Yaptığına pişman oldu. Kalbi yumuşadı. “Biraz önce sizden işit­tiğim şeyi bana da verin, bir de ben bakayım.” dedi. Fakat Hz. Fâtıma, kardeşinin bir hakarette bulunmasından endişe ediyordu. “Senin ona bir hakarette bulun­mandan korkarız!” dedi. Ömer, korkmamalarını söyledi. Sonra da okuyup geri vereceğine dair yemin etti. Bu durum Hz. Fâtıma’yı ümitlendirdi. Kardeşinin Müslüman olacağını umdu. Tatlı bir sesle, “Kardeşim, sen Allah’a ortak koştu­ğun için pis sayılmaktasın. Hâlbuki bizim okuduğumuz şeye ancak temiz olan­lar el sürebilirler. Kalk önce bir yıkan.” dedi. Bunun üzerine gusletti. Fâtıma da (r.anha) Kur’ân sayfalarını getirip verdi. O sayfalarda Tâ Hâ Sûresi’nin bazı âyetleri yazılıydı. Ömer onları okudu, üzerinde derin derin düşündü. Yüzünde hidayet nurları parıldamaya başladı. “Bu ne şerefli, ne tatlı kelam! Bundan daha güzeli, daha tatlısı olamaz!” dedi. Ömer’in yumuşadığını hisseden Hz. Habbab da sak­landığı yerden çıktı. Ona iman telkininde bulundu. Sonra da birlikte Peygambe­rimizin yanına gittiler. Ömer, Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu.
Hz. Fâtıma, Hz. Ömer gibi birinin İslamiyet’le şereflenmesine sebep olduğu için kendini çok bahtiyar hissediyordu.
Fâtıma (r.anha), kocasıyla birlikte Medine’ye hicret etti. Ömrünün sonuna kadar faziletli bir hayat yaşadı. Hz. Ömer’in bütün Müslümanların halifesi olduğunu ve adaletle idare ettiğini görmenin saadetini yaşadı. Kardeşinin halifeliği devrinde vefat etti.
Allah ondan razı olsun![1]

________________________________
[1]Sîre, 1: 366-371; Tabakât, 3: 267, 268.


H A D İ S
K Ü T Ü P H A N E S İ

Fırsat buldukça iyilik etmeyi, imkân oldukça yardımda bulunmayı hangimiz is­temeyiz? Hele muhtaç olan kişi kimsesiz, mazlum ve bakıma muhtaç biriyse ba­zı zamanlar kendi ihtiyaçlarımızı unutur, onun isteklerini yerine getiririz. Ye­mez yedirir, giymez giydiririz. Yapabileceğimiz her türlü iyiliği eksik bırakma­yız. Ali’nin mübarek annesi Hz. Fâtıma da böyle bir ruha sahipti. Nüfusca ka­labalık bir yuvanın yükü kocası Ebû Tâlib ile kendisinin omuzundaydı. Ebû Tâlib, Kureyş’in sevilip sayılan bir şahsiyeti olmakla beraber, geçimini zor temin eden, fakir bir insandı. Babası Abdülmuttâlib ölünce sevgili yeğeni Muhammed (a.s.m.) kendisine emanet edilmişti.
Sekiz yaşındaki inci tanesi bu yetimin maddi himayesi amcasının üzerindeydi, fakat her şeyden önce bir anne şefkatine, sımsıcak, müşfik bir kalbe muhtaçtı. İşte, Hz. Fâ­tı­ma bu mübarek yavruya annesini aratmamak için olanca gayreti­ni sarf ediyordu. Kendi çocuklarından önce onu yedirip içiriyor, kendi öz evla­tlarından önce bu kutsi emanetin elbisesini giydiriyor, saçını tarıyordu. Dahası, onun en çok muhtaç olduğu yakın ilgiyi, anneliği ona tattırıyordu. Bu minval üzere Sevgili Peygamberimiz, kendi yuvasını ku­runcaya kadar amcasının ve yengesinin himayesinde kalmıştı.
Re­sû­lul­lah (a.s.m.) peygamberlikle vazifelendirildiğinde müşriklerin akıl al­maz işkencelerine maruz kalmıştı. Bu durum Hz. Fâtıma’yı çok üzüyor, kalbini hicrana boğuyordu. Ebû Tâlib’le birlikte onu himaye ediyor, acılarını unuttur­mak için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Bir müddet sonra da Müslüman ol­du. Annesi kadar sevdiği birinin Müslüman olması Re­sû­lul­lah’ı memnun etti, acılarını unutturdu.
Hz. Fâtıma, Medine’ye hicret ederek Allah yolunda Muhacir olma saadetini kazandı. Fakat onun saadetine saadet katan asıl hadise hiç şüphesiz, Re­sû­lul­lah’ın “benden bir parça” dediği sevgili kızı Hz. Fâtıma’ya kayınvalide olmasıydı. Bunu kendisi için büyük bir bahtiyarlık addediyor, Hz. Fâtıma’yı üzmemek için azami gayret sarf ediyordu. Evde iş bölümü yapmışlardı. Her ikisi de kendileri­ne düşen vazifeyi en iyi şekilde yapıyorlar, bu arada birbirlerine de yardımcı oluyorlardı. Gelinin kaynanaya, kaynananın da geline karşı nasıl davranması gerektiğinin en canlı misallerini yaşıyorlardı. Onların sevgi ve saygı içerisinde geçinmeleri hem Re­sû­lul­lah’ı hem de Hz. Ali’yi çok sevindiriyordu.
Peygamberimiz (a.s.m.), Fâtıma bint-i Esed’e (r.anha) karşı olan vefa borcunu, yaptığı iyiliklere karşı kadirbilirliğini her fırsatta gösteriyordu. Devamlı ziyare­tine gidiyor, gözetiyor, hâlini hatırını soruyor, çeşitli yardımlarda bulunuyor­du. Her evladın annesine yapması gereken hizmetin daha fazlasını yapıyordu. Ona “anne” diye hitap ediyor, “anne” diyerek anıyor, yâd ediyordu.
Peygamberimizin Medine’ye yerleşmesinin üzerinden dört sene geçmişti... Her zaman yüzünde sürur ve saadet çiçekleri açan Sevgili Peygamberimiz o gün mahzundu. Hüznünün kaynağını kendisi şöyle ifade ediyordu:
“Bugün annem vefat etti!”
Bu mübarek hanım, risalet güneşini evinde barındıran, daha sonra da ona ilk iman edenlerin arasında bulunan, Medine’ye hicret başlayınca da Peygamber gölgesinden uzak kalmaya dayanamayıp yurdunu yuvasını terk ederek gurbete çıkan Fâtıma bint-i Esed’den (r.a.) başkası değildi.
Peygamberimiz (a.s.m.) gömleğini çıkarıp verdi ve kefen yapılmasını istedi. Cenaze namazını da kendisi kıldırdı. Sonra Hz. Fâtıma’nın naaşı kabre kondu. Kabir genişti. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) kabre indi, bir müddet kabirde uzandı. Sonra çıktı. Gözleri yaşarmıştı. Yaşlar kabre damlıyordu. Peygamberimizin bu davra­nışı, ona duyduğu yakınlığın mücessem bir misaliydi. Aynı zamanda bir iltifattı. Çünkü Re­sû­lul­lah’ın mübarek vücutlarının temas ettiği kabir, cennet bahçele­rinden birisi olurdu.
Sahabiler, Peygamberimizin bu alakasından dolayı sordular: “Yâ Re­sû­lal­lah, biz bu hanıma gösterdiğiniz samimi alakayı başkalarına gösterdiğinize şahit ol­madık.”
Peygamberimiz (a.s.m.), onların merakını şöyle giderdi:
“O benim annemdi. Kendi çocukları aç dururken önce benim karnımı doyururdu. Kendi çocukları­nın üstleri başları tozlu topraklı dururken önce benim saçımı başımı tarar, gül yağıyla yağlardı.
“O benim annemdi. Amcam Ebû Tâlib’den sonra bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan başka bir kadına rastlamadım. Ona cennet elbiselerinden giydi­rilsin diye gömleğimi kefen olarak giydirdim. Kabir hayatı kendisine kolay ve rahat gelsin diye de bir müddet kabrinde uzandım.”
Hz. Fâtıma’nın üzerine toprak atıldıktan sonra Re­sû­lul­lah (a.s.m.), sevgili an­nesi için şu duayı yaptı:
“Allah sana merhamet etsin ve seni hayırla mükâfatlandırsın! Anneciğim, Al­lah sana rahmet etsin! Annemden sonra bana annelik yaptın. Kendin aç kalır, be­ni doyururdun. Kendin giymez, beni giydirirdin. En iyi nimetleri kendin yemez, bana tattırırdın. Bunu da ancak Allah rızası için ve ahiret yurdunu umarak ya­pardın.
“Allah hem dirilten, hem de öldürendir. Allah’ım, annem Fâtıma bint-i Esed’i affet, kabrini genişlet! Ben Resûlünün ve benden önceki peygamberlerinin hak­kı için duamı kabul buyur, ey merhametlilerin en merhametlisi olan Yüce Al­lah!”
Biraz sonra da Re­sû­lul­lah (a.s.m.) tebessüm buyurdu ve orada bulunanlara şu müjdeyi verdi:
“Cebrâil (a.s.), ‘Bu kadın, cennetliklerdendir.’ diye bana haber verdi. Ayrıca Yüce Allah, meleklerinden 70 binine, bu kadının cenaze namazını kılmaları­nı emretti. Melekler de onun cenaze namazını kıldılar.”[1]

_____________________________________
[1]Üsdü’l-Gàbe, 5: 517; Müstedrek, 3: 108; Hz. Muhammed ve İslamiyet, 4137; Tabakât, 8: 222.


H A D İ S
K Ü T Ü P H A N E S İ

SELMAN SEVEN

{facebook#https://facebook.com/} {twitter#https://twitter.com/}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget