Resulullah'ın hadislerini mi arıyorsunuz ?
Türkiye'nin En Geniş Kapsamlı Hadis Sitesi
HZ.MUHAMMED (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
"أَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ"

Latest Post

Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine sallallahü aleyhi ve sellem verdiği iyilikleri, ihsânları sayarak, O'nun mübârek kalbini okşarken, kendisine güzel huylar verdiğini de saymakta, meâlen; “Sen, güzel huylu olarak yaratıldın" buyurmaktadır. İkrime (radıyallahü anh) buyuruyor ki: "Abdullah ibni Abbâs'dan işittim: Bu âyet-i kerîmede, "Huluk-ı azîm" yâni güzel huylar, Kur'ân-ı kerîmin bildirdiği ahlâktır. Âyet-i kerîmede meâlen; “Sen Huluk-ı azîm üzeresin" (Kalem sûresi: 4) buyuruldu. Huluk-ı azîm; Allahü teâlâ ile sır, gizli şeyleri bulunmak, insanlar ile de güzel huylu olmak demektir. Çok kimselerin İslâm dînine girmesine, Resûlullah'ın güzel ahlâkı sebeb oldu.
Sözleri gâyet tatlı olup gönülleri alır, rûhları cezbederdi. Aklı o kadar çoktu ki, Arabistan yarımadasında, sert, inâdçı insanlar arasında gelip, çok güzel idâre ederek ve cefâlarına sabrederek, onları yumuşaklığa ve itâata getirdi. Çoğu, dinlerini bırakıp müslüman oldu ve dîn-i İslâm yolunda, babalarına ve oğullarına karşı harb etti. O'nun uğrunda mallarını, yurtlarını fedâ edip, kanlarını akıttı. Halbuki böyle şeylere alışık değildiler. Güzel huyu, yumuşaklığı, affı, sabrı, ihsânı, ikrâmı o kadar çoktu ki, herkesi hayran bırakırdı. Görenler ve işitenler seve seve müslüman olurdu. Hiç bir hareketinde, hiç bir işinde, hiçbir sözünde, hiç bir zaman, hiç bir çirkinlik, hiç bir kusur görülmemiştir. Kendisi için kimseye gücenmediği hâlde, din düşmanlarına, dîne dil ve el uzatanlara karşı sert ve şiddetli idi.
Muhammed aleyhisselâmın binlerce mûcizesi göründü, bunu; dost-düşman herkes söyledi. Bu mûcizelerin en kıymetlisi, edebli ve güzel huylu olması idi. Ebû Sa’îd-i Hudrî hazretleri buyurdu ki: "Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, hayvana ot verirdi. Deveyi bağlardı. Evini süpürürdü. Koyunun sütünü sağardı. Ayakkabısının söküğünü diker, çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yerdi. Hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca, ona yardım ederdi. Pazardan öte-beri alıp, torba içinde eve getirirdi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selâm verirdi. Bunlarla mûsâfeha etmek için, mübârek elini önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı bir tutardı. Her kim olursa olsun, çağırılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi, az olsa da, hafif, aşağı görmezdi. Akşamdan sabaha ve sabahtan akşama yemek bırakmazdı. Güzel huylu idi. İyilik etmesini sever, herkesle iyi geçinirdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü olup, söylerken gülmezdi. Üzüntülü görünürdü. Fakat, çatık kaşlı değildi. Aşağı gönüllü idi. Fakat, alçak tabîatlı değildi. Heybetli olup, saygı ve korku hâsıl ederdi. Fakat, kaba değildi. Nâzik ve cömert idi. Fakat, isrâf etmez, faydasız yere bir şey vermez, herkese acırdı. Mübârek başı hep önüne eğik idi. Kimseden bir şey beklemezdi. Saâdet, huzûr isteyen, O'nun gibi olmalıdır."
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) buyuruyor ki: "Resûlullah'a on sene hizmet ettim, bir kere üf demedi. Şunu niçin böyle yaptın, bunu niçin yapmadın buyurmadı."
Ebû Hüreyre (radıyallahü anh); "Bir gazada, kâfirlerin yok olması için duâ buyurmasını söyledik; “Ben, lânet etmek için, insanların azâb çekmesi için gönderilmedim. Ben, herkese iyilik etmek ve insanların huzûra kavuşması için gönderildim" buyurdu." Allahü teâlâ, Enbiyâ sûresinin 107. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Seni, âlemlere rahmet, iyilik için gönderdik" buyuruyor.
Ebû Sa’îd-i Hudrî (radıyallahü anh) buyurdu ki: "Resûlullah'ın hayâsı, bâkire İslâm kızlarının hayâlarından daha çoktu."
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) diyor ki: "Resûlullah, bir kimse ile mûsâfeha edince, o kimse elini çekmedikçe, mübârek elini ondan ayırmazdı. O kimse, yüzünü çevirmedikçe, mübârek yüzünü ondan çevirmezdi. Bir kimsenin yanında otururken, iki diz üzerinde oturur, ona saygı olmak için mübârek bacağını dikip oturmazdı.”
Câbir bin Sümre (radıyallahü anh) diyor ki: "Resûlullah az konuşurdu. Lüzumlu olduğu zaman veya bir şey sorulunca söylerdi." Bundan anlaşılıyor ki, her müslümanın mâlaya'nî faydasız şey söylemeyip, susması lâzımdır. Mübârek sözlerinde tertîl ve tersîl vardı. Yâni, gâyet açık ve düzenli konuşur ve kolay anlaşılırdı.
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) buyuruyor ki: "Resûl aleyhisselâm hasta ziyâretinde bulunur, cenâze arkasında yürür, çağrılan yere giderdi. Eşeğe de binerdi. Resûl aleyhisselâmı Hayber gazâsında gördüm. Yuları bir ip olan eşek üzerinde idi. Resûl aleyhisselâm, sabah namazından çıkınca, Medîne çocukları ve işçileri su dolu kablarını önüne getirirler, mübârek parmağını içine sokmasını isterler, kış ve soğuk su olsa da, isteklerini geri çevirmez, gönüllerini hoş ederdi." Yine Enes (radıyallahü anh) diyor ki: "Bir küçük kız, Resûl aleyhisselâmın elini tutup bir iş için götürseydi, birlikte gider, müşkülünü hâllederdi."
Câbir (radıyallahü anh) diyor ki: "Resûl aleyhisselâmdan bir şey istenip de yok dediği işitilmedi."
Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) buyuruyor ki: "Resûl aleyhisselâm ile birlikte gidiyordum. Üzerinde bürd-i Necrânî vardı. Yâni Yemen kumaşından bir palto vardı. Arkadan bir köylü gelip, yakasından öyle çekti ki, paltonun yakası mübârek boynunu çizdi ve izi kaldı. Resûl aleyhisselâm, adamın bu hâline güldü ve ona bir şey verilmesi için emir buyurdu."
Resûl aleyhisselâmın komşusu, bir ihtiyâr kadın vardı. Kızını, Resûl aleyhisselâma gönderdi. "Namaz kılmak için örtünecek bir elbisem yok. Bana, namazda örtünecek bir elbise gönder" diye yalvardı. Resûl aleyhisselâmın o ânda başka elbisesi yoktu. Mübârek arkasındaki antâriyi çıkarıp, o kadına gönderdi. Namaz vakti gelince, elbisesiz mescide gidemedi. Eshâb-ı kirâm, bu hâli işitince, Resûl aleyhisselâm o kadar cömertlik yapıyor ki, gömleksiz kalıp, mescide cemâate gelemiyor. Biz de her şeyimizi fakirlere dağıtalım dediler. Allahü teâlâ, hemen İsrâ sûresinin 29. âyet-i kerîmesini gönderdi. Önce Habîbine; “Hasislik etme, birsey vermemezlik yapma" buyurup, sonra da; “Sıkıntıya düşecek ve namazı kaçırarak, üzülecek kadar da dağıtma! Sadakada vasat davran" buyurdu. O gün, namazdan sonra, hazret-i Ali, Resûlullah'ın yanına gelip; "Yâ Resûlallah! Bugün, çoluk-çocuğuma nafaka yapmak için sekiz dirhem gümüş ödünç almıştım. Bunun yarısını size vereyim. Kendinize antâri (elbise) alınız" dedi. Resûl aleyhisselâm çarşıya çıkıp, iki dirhem ile bir antâri satın aldı. Geri kalan iki dirhem ile yiyecek almaya giderken bir âmânın oturduğunu gördü; "Allah rızâsı için ve Cennet elbiselerine kavuşmak için, bana kim bir gömlek verir?" diyordu. Almış olduğu antâriyi, ona verdi. Âmâ, antâriyi eline alınca, misk gibi güzel koku duydu. Bunun, Resûl aleyhisselâmın mübârek elinden geldiğini anladı. Çünkü Resûl aleyhisselâmın bir kere giydiği her şey, eskiyip dağılsa bile, her parçası misk gibi güzel kokardı. Âmâ duâ ederek; "Yâ Rabbî! Bu gömlek hürmetine, benim gözlerimi aç" dedi, iki gözü hemen açıldı ve Resûl aleyhisselâmın ayaklarına kapandı. Resûl aleyhisselâm oradan ayrıldı. Bir dirhem ile bir antâri satın aldı. Bir dirhem ile yiyecek almaya giderken, bir hizmetçi kızın ağladığını görüp; “Kızım, niçin böyle ağlıyorsun?" buyurdu. "Bir yahudinin hizetçisiyim. Bana bir dirhem verdi. Yarım dirhem ile bir şişe ve yarım dirhem ile de yağ satın al dedi. Bunları alıp gidiyordum. Elimden düştü. Hem şişe, hem de yağ gitti. Şimdi ne yapacağımı şaşırdım" dedi. Resûl aleyhisselâm, son dirhemini kıza verdi. “Bununla şişe ve yağ al, evine götür" buyurdu. Kızcağız; "Eve geç kaldığım için yahudinin beni döğeceğinden korkuyorum" deyince; “Korkma! Seninle birlikte gelir, sana bir şey yapmamasını söylerim" buyurdu. Eve gelip kapıyı çaldılar. Yahudi kapıyı açıp, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemi görünce, şaşırıp kaldı. Yahudiye, olan biteni anlatıp, kıza bir şey yapmaması için şefâat buyurdu. Yahudi, Resûlullah'ın ayaklarına kapanıp; "Binlerce insanın baş tâcı olan, binlerce aslanın, emrini yapmak için beklediği ey büyük Peygamber! Bir hizmetçi kız için, benim gibi bir miskinin kapısını şereflendirdin. Yâ Resûlallah! Bu kızı senin şerefine âzâd ettim. Bana îmânı, İslâm’ı öğret. Huzûrunda müslüman olayım" dedi. Resûl aleyhisselâm, ona müslümanlığı öğretti. Müslüman oldu. Evine girdi. Çoluğuna-çocuğuna anlattı. Hepsi müslüman oldu. Bunlar, hep Resûlullah'ın güzel huylarının bereketi ile oldu. Resûl aleyhisselâmın güzel huyları pek çoktur. Her müslümanın bunları öğrenmesi ve bunlar gibi ahlâklanması lâzımdır. Böylece, dünyâda ve âhırette felâketlerden, sıkıntılardan kurtulmak ve o iki cihân efendisinin şefâatine kavuşmak nasîb olur.


H A D İ S
K Ü T Ü P H A N E S İ


Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlânın peygamberi olduğunu açıklayan şâhidler sayılamayacak kadar çoktur. Allahü teâlâ"Sen olmasaydın âlemi yaratmazdım" buyurdu. Bütün varlıklar, Allahü teâlânın varlığını, birliğini gösterdikleri gibi, Muhammed aleyhisselâmın peygamber olduğunu ve üstünlüğünü de göstermektedirler. Ümmetinin evliyâsında hâsıl olan kerâmetler, hep O'nun mûcizeleridir. Çünkü, kerâmetler, O'na tâbi olanlarda, O'nun izinde gidenlerde hâsıl olmaktadır. Hattâ, bütün peygamberler, O'nun ümmetinden olmak isledikleri için, daha doğrusu, hepsi O'nun nûrundan yaratıldıkları için, Onların mûcizeleri de Muhammed aleyhisselâmın mûcizelerinden sayılır.
Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın mûcizeleri, zaman bakımından üçe ayrılmıştır: Birincisi, mübârek rûhu yaratıldığından başlayarak peygamberliğinin bildirildiği bi'set zamanına kadar olanlardır. İkincisi, bi'setden vefâtına kadar olan zaman içindekilerdir. Üçüncüsü, vefâtından kıyâmete kadar olmuş ve olacak şeylerdir. Bunlardan birincilere, irhâs denir. Her biri de ayrıca, görerek veya görmeyip akıl ile anlaşılan mûcizeler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bütün mûcizeler o kadar çoktur ki, sınırlamak, saymak mümkün olmamıştır. İkinci kısımdaki mûcizelerin üçbin kadar olduğu bildirilmiştir. Bunlardan meşhûr olan birkaç tanesi aşağıdadır. (Mübârek hayatını anlatırken belirtilen, mûcizeleri ayrıca yazılmamıştır.)
1- Muhammed aleyhisselâmın mûcizelerinin en büyüğü Kur'ân-ı kerîmdir. Bugüne kadar gelen bütün şâirler, edebiyatçılar, Kur'ân-ı kerîmin nazmında ve mânâsında, âciz ve hayran kalmışlardır. Bir âyet-i kerîmenin benzerini söyleyememişlerdir. Îcâzı ve belâgatı insan sözüne benzemiyor. Yâni, bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense, lâfzındaki ve mânâsındaki güzellik bozuluyor. Bir kelimesinin yerine koymak için, başka kelime arayanlar bulamamışlardır. Nazmı, Arab şâirlerinin şiirlerine benzemiyor. Geçmişte olmuş ve gelecekte olacak nice gizli şeyleri haber vermektedir. İşitenler ve okuyanlar, tadına doyamıyorlar. Yorulsalar da, usanmıyorlar. Okuması ve işitmesi sıkıntıları giderdiği, sayısız tecrübelerle anlaşılmıştır. İşitince kalblerine dehşet ve korku çökenler, bu sebepten ölenler bile görülmüştür. Nice azılı İslâm düşmanları Kur'ân-ı kerîmi dinlemekle, kalbleri yumuşamış, îmâna gelmişlerdir.
2- Bir gün amcası Abbâs'ın evine gidip onu ve evlâdını yanına oturttu. Üzerlerini ihrâmı ile örterek; “Yâ Rabbî! Bu amcamı ve Ehl-i beytimi örttüğüm gibi, sen de, Cehennem ateşinden kendilerini koru?" dedi. Duvarlardan üç kere âmin sesi işitildi.
3- Bir gün elinde put bulunan kimseye; “Put bana söylerse, îmân eder misin?" buyurdu. Adam; "Ben buna elli senedir ibâdet ediyorum. Bana hiç bir şey söylemedi. Sana nasıl söyler?" dedi. Muhammed aleyhisselâm“Ey put! Ben kimim?" buyurunca; "Sen Allah'ın peygamberisin" sesi işitildi. Putun sâhibi, hemen îmâna geldi.
4- Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, bir çayırda giderken, üç kere, "Yâ Resûlallah" sesini işitti. O tarafa bakıp, bağlı bir geyik gördü. Yanında bir adam uyuyordu. Geyiğe isteğini sorunca; "Bu avcı beni avladı. Karşıdaki tepede iki yavrum var. Beni salıver! Gidip, onları doyurup geleyim" dedi. Resûl aleyhisselâm; "Sözünde durup gelir misin?" buyurdu. Geyik; "Allah için söz veriyorum, gelmezsem Allah'ın azâbı benim üzerime olsun" dedi. Resûlullah geyiği bıraktı. Biraz sonra geldi. Adam uyanıp; "Yâ Resûlallah! Bir emrin mi var?" dedi. Peygamber efendimiz de; “Bu geyiği âzâd et!" buyurdu. Adam, geyiğin ipini çözüp bıraktı. Geyik; "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve enneke Resûlullah" dedi ve gitti.
5- Tirmizî ve Nesâî'nin Sünen kitaplarında diyor ki: İki gözü âmâ (kör) bir kimse gelip; "Yâ Resûlallah! Duâ et, gözlerim açılsın" dedi. Efendimiz, merhamet buyurup; kusursuz bir abdest almasını, sonra; “Yâ Rabbî! Sana yalvarıyorum. Sevgili peygamberin Muhammed aleyhisselâmı araya koyarak, senden istiyorum. Ey çok sevdiğim peygamberim hazret-i Muhammed! Seni vesile ederek, Rabbime yalvarıyorum. Senin hatırın için kabûl etmesini istiyorum. Yâ Rabbî! Bu yüce Peygamberi bana şefâatçi eyle! O'nun hürmetine duâmı kabûl et" duâsını okumasını söyledi. Adam, abdest alıp duâ edince, gözleri açıldı. Bu duâyı müslümanlar, her zaman okumuşlar ve dileklerine kavuşmuşlardır.
6- Bir kadın, hediye olarak bal gönderdi. Balı kabûl edip boş kabı geri gönderdi. Allahü teâlânın kudreti ile, kap bal ile dolu olarak geri geldi. Kadın gelerek; "Yâ Resûlallah! Günâhım nedir?" Hediyemi niçin kabûl etmediniz? dedi. “Senin hediyeni kabûl ettik. Gördüğün bal, Allahü teâlânın hediyene verdiği berekettir" buyurdu. Kadın sevinerek, balı evine götürdü. Çoluk-çocuğu ile aylarca yediler. Hiç eksilmedi. Bir gün yanılarak balı başka kaba koydular. Oradan yiyerek bitirdiler. Bunu Resûlullah'a haber verdiler. “Gönderdiğim kabda kalsaydı, dünyâ durdukça yerlerdi, hiç eksilmezdi." buyurdu.
7- Ümmetinden çok kimsenin denizden gazâya gideceklerini ve sahâbeden olan Ümmü Hirâm (radıyallahü anhâ) ismindeki hanımın gazâda bulunacağını haber verdi. Hazret-i Osman halîfe iken müslümanlar, gemiler ile Kıbrıs adasına gidip harb ettiler. Bu hanım da beraber idi. Orada şehîd oldu.
8- Hazret-i Muâviyye'ye; “Bir gün ümmetimin üzerine hâkim olursan, iyilik yapanlara mükâfat et! Kötülük edenleri de af eyle!" buyurdu. Hazret-i Muâviye, hazret-i Ömer ve hazret-i Osman zamanlarında Şam'da yirmi sene vâlilik, sonra yirmi sene de halîfelik yaptı.
9- Abdullah ibni Abbâs'ın annesine bakıp; “Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zaman bana getir!" buyurdu. Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezân ve ikâmet okuyup, mübârek tükürüğünden ağzına sürdü. İsmini Abdullah koyup, annesinin kucağına verdi; “Hâlifelerin babasını al, götür!" buyurdu. Çocuğun babası olan hazret-i Abbâs, bunu işitip, gelip sorunca; “Evet, böyle söyledim. Bu çocuk halîfelerin babasıdır. Onlar arasında Seffâh, Mehdî ve Îsâ aleyhisselâmlâ namaz kılan bir kimse bulunacaktır" buyurdu. Abbâsî devletinin başına çok halîfeler geldi. Bunların hepsi Abdullah bin Abbâs'ın soyundan oldu.
10- Amcasının oğlu Abdullah bin Abbâs’ın alnına mübârek elini koyup; “Yâ Rabbî! Bunu dinde derin âlim yap, hikmet sâhibi eyle! Kur'ân-ı kerîmin bilgilerini kendisine ihsân eyle!" buyurdu. Abdullah bin Abbâs, bundan sonra bütün ilimlerde ve bilhassa tefsîr, hâdis ve fıkıh bilgilerinde zamanın bir tanesi oldu. Sahâbe ve Tabiîn her şeyi bundan öğrenirdi. Tercümân-ül-Kur'ân, Bahr-ül-ilim ve Reis-ül-müfessirîn isimleriyle meşhûr oldu. İslâm memleketleri bunun talebeleri ile doldu.
11- Hizmetçilerinden Enes bin Mâlik'e; “Yâ Rabbî! Bunun malını ve çocuklarını çok, ömrünü uzun, günâhlarını af eyle!" duâsını yaptı. Zamân geçtikçe malları mülkleri çoğaldı. Ağaçları, bağları her sene meyve verdi. Çok fazla çocuğu oldu. Yüzon sene yaşadı. Ömrünün sonunda; "Yâ Rabbî! Habîbinin benim için yaptığı duâlardan üçünü kabul ettin, ihsân ettin! Dördüncüsü olan günâhlarımın affedilmesi acaba nasıl olacak" deyince; "Dördüncüsünü de kabûl ettim. Hatırını hoş tut!" sesini işitti:
12- Hicretin üçüncü senesinde, Resûl aleyhisselâm Kattan gazvesinde bir ağaç dibinde yalnız yatarken, Dâsür isminde bir pehlivan kâfir, elinde kılıçla gelip; "Seni benden kim kurtarır?" dedi. Resûlullah; "Allahü teâlâ kurtarır" buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm insan şeklinde görünüp, kâfirin göğsüne vurdu. Yıkılıp kılıç elinden düştü. Resûl aleyhisselâm, kılıcı eline alıp; "Seni benden kim kurtarır?" buyurdu. "Beni kurtaracak senden daha hayırlı kimse yoktur" diye yalvardı. Af buyurup serbest bıraktı. Îmâna gelip, çok kimselerin îmâna gelmesine sebeb oldu.
13- Resûl aleyhisselâm, bir gün abdest alıp, mestlerinden birini giyip, ikincisine elini uzatırken, bir kuş mesti kapıp havada silkti. İçinden bir yılan düştü. Sonra kuş, mesti yere bıraktı. Bu günden sonra, ayakkabı giyerken, önce silkelemek sünnet oldu.
14- Sahâbeden Enes bin Mâlik’de, Resûlullah'ın mübârek yüzünü sildiği bir mendili vardı. Enes, bununla yüzünü siler, kirlendiği zaman, ateşe bırakırdı. Kirler yanar mendil yanmaz, tertemiz olurdu.
15- Uhud gazâsında, Ebû Katâde'nin bir gözü çıkıp yanağı üzerine düştü. Resûlullah'a getirdiler. Mübârek eli ile gözünü yerine koyup; “Yâ Rabbî! Gözünü güzel eyle!" buyurdu. Bu gözü, diğerinden güzel oldu. Ondan daha kuvvetli görürdü. Ebû Katâde'nin (radıyallahü anh) torunlarından biri, halîfe Ömer bin Abdülaziz'in (radıyallahü anh) yanına gelmişti. "Sen kimsin?" dedi. Bir beyt okuyarak, Resûlullah'ın mübârek eli ile gözünü yerine koymuş olduğu zâtın torunu olduğunu bildirdi. Halîfe, bu beytleri işitince, kendisine, ziyâde ikrâm ve ihsânda bulundu.


H A D İ S
K Ü T Ü P H A N E S İ


Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem ismi söylenip işitildiği ve yazıldığı zaman saygı ve hürmet ifâdesi olarak O'na salevât-ı şerîfe okumak, en önemli vazifelerimizdendir. Kur'ân-ı kerîmde Ahzâb sûresinin 56. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Gerçekten Allahü teâlâ ve melekleri, Peygambere salât ederler (şeref ve şanını yüceltirler). Ey îmân edenler! Siz de O'na salât edin (Allahümme salli alâ Muhammed deyin) ve O'na gönülden teslim olun" buyrulmuştur.
Tefsîr âlimleri bu âyet-i kerîmede zikredilen salât kelimesinin; Allahü teâlâdan rahmet, meleklerden istiğfâr ve mü’minlerden duâ mânâlarına geldiğini bildirmişlerdir. Bütün İslâm âlimleri, Peygamber efendimizin mübârek isimlerinden biri işitildiği, yazıldığı ve söylendiği zaman; salevât-ı şerîfe yazmak ve söylemenin birincisinde vâcib, tekrarında ise müsteâb olduğunu söz birliğiyle bildirdiler. Allahü teâlâdan bir şey isteyen kimse, önce Allahü teâlâya hamd ve senâ ettikten sonra, Resûlullah efendimize salât okumalıdır. Böyle bir duâ kabûle pek lâyıktır. İki salât ile (duânın başında sonunda olmak üzere) yapılan duâ geri çevrilmez.
Hadîs-i şerîflerde; "Kim bana bir kere salât ederse, Allahü teâlâ ona on kere salât (rahmet) eder, onun on günâhını bağışlar ve derecesini on kat yükseltir."
“Kıyâmet günü bana en yakın olan, benim şefâatime en lâyık olan, bana en çok salât ü selâm getiren kimsedir."
“Kim bir kitapda bana salât ü selâm getirirse (yazarsa), benim ismim o kitapda bulunduğu müddetçe, melekler onun için istiğfâr ederler."
“Kim bana bir kere salât ü selâm getirirse, melekler ona da salât ü selâm getirirler. Kul, salât ü selâmı ister az getirsin, isterse çok" buyruldu.
Ebû Talha (radıyallahü anh) anlatır: "Resûlullah'ın huzûruna girmiştim. Kendisinde daha önce hiç görmediğim bir sevinç ve hoşnudluk içinde olduğunu gördüm. Sebebini sorduğumda; “Nasıl sevinmeyeyim? Biraz önce Cebrâil (aleyhisselâmmüjde getirdi. Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ümmetinden biri sana, bir salevât söyleyince Allahü teâlâ, ona karşılık olarak on salevât eder dedi" buyurdu."
Bu konuda bâzı hadîs-i şerîfler şöyledir: “Kim bana salât ü selâm getirirse o kimse bir köle âzâd etmiş gibi sevâb alır."
“Cumâ günü bana çok salât ü selâm getirin. Okunan salevâtlar bana bildirilir. Kıyâmette bana en yakın olanlarınız, dünyâda bana en çok salevât-ı şerîfe getirenlerdir."
“Bana öyle kavimler gelirler ki, ben onları ancak bana getirdikleri salât ü selâmın çokluğu sebebiyle tanırım."
“Yanında ismim anılıp da bana salât ü selâm getirmeyen kişinin burnu yerde sürtülsün. Ramazân ayı girip de, günâhlarını affettirmeden Ramazân ayı çıkıp giden kimsenin de burnu yerde sürtülsün. Anne ve babasının ihtiyârlıklarına ulaşıp da, onların rızâsını kazanıp Cennet’e giremeyen kimsenin de burnu yere sürtülsün" ve “Yanında ismim zikredilip, bana salât ü selâm getirmeyen kimse, cimrilerin en cimrisidir" ve “Kim ki yanında ismim anılır da salât ü selâm getirmezse, o kimse Cennet’in yolunu bulamaz" ve “Herhangi bir kavim (topluluk) bir yerde toplanarak oturur, Allahü teâlâyı zikr etmeden ve bana salât ü selâm getirmeden dağılırsa, Allahü teâlâ onlara noksanlık verir. Allahü teâlâ onları dilerse af, dilerse azâb eder."
Ebû Humeyd es-Sa’îdî (radıyallahü anh) haber verdi; "Sahâbe-i kirâmdan bâzıları, Resûlullah efendimize sordular ve dediler ki: "Yâ Resûlallah! Sana nasıl salât ü selâm getirelim?" Resûlullah efendimiz buyurdular ki: “Allahümme salli alâ Muhammedin ve ezvâcihi ve zürriyyetihi kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve bârik alâ Muhammedin ve ezvâcihi ve zürriyyetihi kemâ bârekte alâ İbrâhîme inneke hamîdün mecîd" deyiniz."
Bâzı salevât-ı şerîfeler şöyledir: "Aleyhisselâm ", "Sallallahü aleyhi ve sellem", "Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed", "Esselâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallah", "Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm...", "Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmaîn", "Aleyhisselâtü vesselâmü vettehiyye", "Aleyhi ve alâ cemî'i minessalevâti etemmühâ ve minettehiyyâti eymenühâ."
Bir salevât-ı şerîfe de şöyledir:
"Allahümme salli ve sellim ve bârik verham alâ seyyidinâ Muhammedin hüve seyyid-ül-Arabî vel Acem. Ve İmâmi Mekket-el-mükerremeti vel Medînet-il-münevvereti vel harem. Allem-el-insâne mâlem ya'lem.
Aslühû nûrun ve neslühû Âdem. Ba'sühû müahharun ve halkuhû mukaddem.
İsmih-üş-şerifü mektûbün alel Levh-il-mahfûzi biyakût-il-Kalem.
Ve cismüh-üş-şerifü medfûnün fil Medînet-il-münevvereti vel Harem.
Yâ leyte ektehilü türâbellezî taht-el-kadem.
Fetûbâ sümme tûbâ limen deâ ve tebiahû ve limen esleme Sâhib-eş-şefâati lil âlemin.
Kâilen yâ Rabbî! Sellim ümmetî, ümmetî vâ ümmetâ yâ zel lutfi vel kerem.
Feyünâd-il-münadî min kıbel-ir-Rahmân.
Kabiltü şefâateke yâ Nebiyy-el-muhterem.
Üdhul'ül-Cennete, lâ havlün aleyküm velâ huznün velâ elem.
Sümme radıyallahü teâlâ an Ebî Bekrin ve Ömera ve Osmâne ve Aliyyin zil kerem.
Ve sallallahü alâ seyyidinâ Muhammedin vel hamdü leke yâ Rabb-el-âlemin.
Ve bihürmeti Seyyid-il-mürselîn"
Bir kimse şöyle anlattı: "Arkadaşlarımdan biri gönderdiği bir mektupta, Resûlullah'ın mübârek isminin geçtiği her yere "Sallallahü aleyhi ve sellem teslimen kesîren kesîrâ" diye yazmış. Görüp sebebini sorduğumda; "Gençligimde hâdis kitapları yazdım. Resûlullah'ın mübârek ismini yazdıkça, salevâtı yazmazdım. Rüyâda Âlemlerin efendisini görüp, yanlarına vardım. Mübârek yüzünü benden döndürdüler. Öbür yanlarına geçtim, yine döndürdüler. Karşılarına varıp; "Yâ Resûlallah! Niçin benden yüzünüzü döndürürsünüz?" diye arz ettim. Buyurdular ki: "Çünkü sen kitabında, benim ismimi yazınca, bana salât vermedin!" O zamandan beri ism-i şerîflerini, hep salât ile birlikte yazarım" dedi."

SELMAN SEVEN

{facebook#https://facebook.com/} {twitter#https://twitter.com/}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget